17 Ağustos 2010

Ne idüğü belirsiz gıda maddesi

Dün içtiğim şeftali suyunun içinde yüzde kaç oranında gerçek şeftali vardı bilmiyorum, ama yediğim şeftalilerin içinde hiç yoktu. Görüntüsü, kıvamı, kokusu şeftaliye bu kadar benzediği halde herhangi bir tad içermeyen bir şeyi daha önce yememiştim.

Yedikten sonra, kalanları tekrar tekrar inceledim, kabuklar, çekirdek, çekirdeğin meyve üzerinde bıraktığı izler falan mükemmel taklit edilmişti. Ama tad konusunda ne yazık ki başarısız olmuşlardı. Daha doğrusu muhtemelen tadı eklemeyi utmuşlardı zira tadı hiçbir şeye benzemiyordu.

Daha önce 4 yıldızlı olduğu iddia edilen bir tatil köyünde ( ki deniz yıldızı bile olsa 1 tane etmezdi) sabah kahvaltısında bal olarak sunulan üründe ve bir defa da yukarıdaki şeftaliyle aynı marketten alınmış muz görünümlü bir üründe benzer durumları yaşamıştım.

Sanıyorum böyle bir sektör var. Bunlar görüntü, kıvam, şekil olarak bilinen gıda ürünlerinin sahtesini üretiyorlar sonra da bir yerden bunlara koku ve tad eklenerek piyasada orijinal ürün yerine satılıyor. Aslında çakma ürünler yani.

Bir daha gittiğimde etiketlere dikkat edeceğim herhangi bir yerde bununla ilgili açıklama var mı diye. Belki adamlar “Muz( Çakma) 3.4 TL” ya da “Bal (Yersen) 12 TL” yazıyorlar da ben fark etmiyorum bir de adamlara kabahat buluyorum.

Bu vesileyle, hazır yeri gelmişken, GDO mudur başka bir şey midir her ne haltsa işte, o haltla oynayarak böyle uyduruk ürünler üreten sektörün ve bunları satan bakkal, manav, market ve benzeri cümle esnafın da ta ağızlarına sıçayım.

22 Ocak 2009

Fikrim'den Müslüm Geçti

Şşşt. Tamam, korkmayın, yok bir şey. Fikrimi Müslüm adında birisine takmış falan değilim, bütün bayanlar sakin olsunlar. Bakın Fikrim kelimesinden sonra gelen eki kesme işaretiyle ayırmışım değil mi ? Demek ki bu Fikrim dediğim şey bir özel isim. Yazıya başlık olarak “Fikrim Bar’da Müslüm Gürses’i dinledim” yazmamın yazıyı okunmaz kılma ihtimalini düşünerek böyle “gıllıgışlı” bir başlık attım.

Evet. Dün gece Ankara’nın SSK İşhanı’ndan bir süre önce yeni yerine taşınmış olan Fikrim Bar’da sahneye Müslüm Gürses çıkıyordu. “Ben bu adamı bir daha nerede bulup da dinleyeyim.” diye düşünen benim gibi yaklaşık 200 kişiyle daha, O’nu dinlemeye gittik biz de. Popçusu, rakçısı, ragacısı, metalcisi, pankçısı, hafif sosyetesi ve hatta birkaç meşhuru ile bir sürü kişi bu fırsatı değerlendirdik. Çok da iyi yaptık.

“Müslüm Baba”ya gelmeden önce orkestrasından bahsetmek istiyorum. Çok afedersiniz ama g.t kadar sahnede 8 kişi vardı. Kanun, klarnet, klavye, bağlama, keman, perküsyon ile klasik bir arabesk müzik orkestrasıydı. Hayatımda canlı olarak dinlemediğim müzik türü yoktur ama dün gece dinlediğim müziği ben daha önce dinlememişimdir. Mükemmeldi. Ve bunu oradaki herkesin adına da söyleyebilirim sanıyorum.

Benim müzikte ve özellikle de canlı performanslarda hayran olduğum taksim/geçiş/yol gösterme tarzındaki solo performanslar, özellikle keman ve klarnet, dinlediklerimin en iyisiydi. Hüsnü Şenlendirici hiç kusuruma bakmasın ( çok da umrundaydı), kendisine hayranımdır ama canlı dinlediğim her iki seferde de sahnede çok iyi değildi. Dün geceki ekip bu anlamda inanılmazdı.

“Müslüm Baba” saat 9:30 da gelecek dediler. Saati geldiğinde herkesin gözü kapıda, sanki hepimiz yıllardır hayranıymışız gibi yolunu bekliyorduk. Arada birisi ayağa fırladığında herkes geldi mi yahu diye bir heyecana kapılıyordu. Bu arada orkestra performansıyla hepimizin içini kıpır kıpır yapmış, uygun kıvama getirmişti. 3-4 yanlış alarmdan sonra “Baba” mekana girdi ve Biz babadan böyle gördük” ile programına başladı.

Değerli okur, biz de “Baba”yı ilk defa böyle gördük. Genelde medyada gördüğümüz – ki dün geceden sonra bunu aslında bize gösterilen olduğunu anladık - o donuk, etrafından habersiz, şarkı sözlerini unutan, sanki her zaman sarhoş gezen adamdan eser yoktu. Mekandaki herkesle göz temasını sürekli koruyan, şarkı söylediği sırada bile mimikleriyle bizlerle birebir ilgilenen, “lan oğlum” la başlayan sıcak ve samimi cümlelerle bir çok kişiye muzipçe sataşan, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen kimseyi geri çevirmeyen hatta bunu için şarkı aralarını biraz uzun tutan, sahneye, müziğe ve dinleyenlerine son derece hakim bir adamdı dinlediğimiz.

Yıllardır bize verilen bilgilerden edindiğim önyargılarımdan – her ne kadar onları kullanıp hayatıma yön vermesem de - nefret ettim.

“Baba” 2 saat sahnede kaldı. Her şarkısında bütün salonun ilgisini hep üzerindeydi. Bazı hayranların yanlarında getirdiği fotoğraflarını imzaladı hatta birisinin elindeki gençlik fotoğrafını gördüğünde “Lan oğlum, bunu nereden buldunuz, bu bende bile yok.” diyerek hepimizi güldürdü.

Aslında anlatılacak bir şey değildi. Sanıyorum benimle birlikte orada olanların bir çoğu bu görüşlerime katılır – ki ben de havaya girip bazı yerlerde çoğul olarak yazmışım -. Pek aşina olmadığımız ya da özel hayatımızda pek dinlemediğimiz bir tarz ve bir sanatçı ile çok güzel 2 saat geçirdik. Üstelik kafamızda yıllardır oluşturulan izlenimlerin de pek doğru olmadığını gördük. Hatta şöyle ki bu kadar zamandır sahnede dinlediğim hiçbir sanatçının izleyenlerine ”Sigara içmeyin yahu, sağlığa zararlı.” dediğini de duymadım ben. Lakin Müslüm Gürses arada bunu birkaç defa tekrarlayacak kadar duyarlıydı. Ayrıca yine dün gece gördüğümüz ve söylediği kadarıyla alkol de kullanmıyor. Ama kola içen birisine “Kola içilir mi yahu.” diye hayıflanmasından bunun pek gönüllü bir seçim olmadığı izlenimine kapıldım ben.

Ve tabi “Müslüm Baba”yı dinleme imkanını bizlere sunan Fikrim Bar’a ve geceden beni haberdar eden ve yer bulmamızı sağlayan arkadaşıma da teşekkür etmek istiyorum.

Daha önce bakmadığımız pencerelerden, daha önceden bilmediğimiz insanlara bakmak güzeldi.

30 Ekim 2008

gamze emreyi affetsin!

Destekliyorum

gamze emreyi affetsin!

Özel Güvenlik Kişileri



Özellikle büyük alışveriş merkezlerinin kapılarında, pek değişik şekillerde, alışveriş merkezinin ve oradaki müşterilerin güvenliğini sağlamakla görevli olan bu kişilere sanıyorum denk gelmemiş olanınız yoktur.

Ben, nedense, çok sık olarak denk geliyorum. Ve her seferinde de bunlara tamamen sinir oluyorum.

Sinir olduğum tabi ki bu insanların kendileri değil, hepsi gencecik pırıl pırıl insanlar. Ben kanunla kendilerine verilmiş olan bir takım yetkileri, çalıştıkları firmanın amirinin talimatları doğrultusunda ve fakat bütünüyle anlamsız olarak uygulamalarına sinir oluyorum. Kendi kişiliklerini ve hata bazı durumlarda akıllarını ayaklar altına alarak sürdürdükleri "güvenlik" önlemlerine sinir oluyorum. Sadece göstermelik olarak yapılan bu işlemin yeri gelince bizlere eziyet olmasına sinir oluyorum.

Bu arkadaşların hiç birisinin şahsına ve kişiliğine sözüm yok. Ama yapılan işlemlerin anlamsızlığına ve bunun bana yansıyan kısmına sonuna kadar itirazım var.

Şimdi bütün güvenlikçi arkadaşlar bu satırlara kızacaklar. Ama sanıyorum ben haklı olduğum için kızacaklar. Umarım benim bu kadar zamandır edindiğim izlenimlerin hepsi yanlıştır. Ve bu yazıdan sonra onlar bana bunların doğru olduğunu gösterip beni utandırırlar.

Başlayalım bakalım.

Nedir efendim bu arkadaşlarımızın bize görünen temel görevi : Alışveriş merkezlerine giren kişilerin üzerilerinde silah, patlayıcı ya da benzeri zarar verici maddeler bulunmasını engellemek.

Bu amaçla ne yaparlar : Çantaları arar ya da makineden geçirip kontrol ederler, üzerimizdeki metal eşyaları çıkarttırıp incelerler, arabalarımızı ararlar.

Ayrıca bulundukları konum ve yaptıkları iş itibarıyla bizlere 2 şey söylerler :
1. Bu bina terör ya da benzeri saldırılar için risk altındadır.
2. Buranın güvenliğini biz sağlıyoruz.

Öyle ya, hiç bir risk olmayan bir yerde neden güvenlik görevlisi olsun. Bu arkadaşlar madem ki kapıda o zaman o bina risk altında, olası bir hedef.

Peki gelelim akıl dışı olan kısma yani uygulamaya :

  • Araba bagajını kontrol edenler bagajın kapağını açıp kapatmak dışında hiç bir iş yapmazlar. İçine bakmazlar, karıştırmaz ve kurcalamazlar. Benim bagajımda her daim duran 2 kutu ve 2 çantanın içinde ne olduğunu hiç biri sormadı. Ama bunun için arabayı durdurur ve zaten kalabalık olan alışveriş merkezlerinin park yerlerini daha da zulüm noktasına çevirirler. Arabanın torpido gözü, stepne boşluğu ve hatta arka koltuğun tamamında ne olduğuna bakmazlar. Buradan ne öğreniriz : Teröristler bombaları sadece bagajda ve açık bir şekilde taşırlar.
  • Arabanın altını kontrol etmekle görevli kişiler bazen aynayla bazen de çok daha gelişmiş kameralı cihazlarla bir arabayı yalaşık 0,5 saniyeden daha kısa ve sadece tek taraflı olarak inceleyerek, arabanın altını 10 dakika incleseler bile zaten fark etmeyecekleri hiç bir şeyi fark edemezler. Ama bu amaçla park yeri girişinde sıkışıklığa neden olurlar. Buradan ne öğreniriz : Hiç bir şey.
  • Kapıda, çantaların içini kontrol etmekle görevli kişiler çantayı ellerine alıp tartmak ya da fermuarını açtırmak dışında hiç bir şey yapmazlar. Silah veya benzeri bir şeyin çantayla içeri girmesini engelleyemezler. Bu şekilde olsa osla sıkıştırılıca ya da fermuar açılınca patlayabilecek bombaların alışveriş merkezine girmeden kapıda patlamalarını sağlarlar. Peki buradan ne öğreniriz : Teröristler çantada silah taşımazlar. Ve bomba varsa kapıda patlasın.
  • Üzerimizden çıkartığımız metal eşyalar sadece telefon ve belki de anahtarlıktan ibaret olduğu için, geçenlerin yarısından fazlası öttüğü halde birşey yapmaz ve o kişileri aramazlar. Belimizde tabanca ve hatta yanımızda kılıç bile olsa önemli olan telefonu çıkartmamızdır. Ama cep telefonunuz o gün yanınızda yoksa, geçerken öttüyseniz "Telefonunuzu yan tarafa bırakın." diye karşınıza dikilirler. Aletin içinden telefon geçmesi gibi çok tehlikeli duruma karşı fevkalade duyarlıdırlar yani. Böylece buradan da bir şey öğrenemiyoruz.
  • Dünyadaki canlı bomba olaylarının tamamına yakını hamile kılığındaki kadınlar tarafından gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, hamile kadınları bütün arama işlemlerinden muaf tutar ve direk içeri alırlar. Buradan da bir şey öğrenemedik.
  • Bebek arabası ya da dolu market arabalarını arama işleminden muaf tutarak içeri alırlar. Zira hiç bir alışverş merkezinde patlayıcı madde ve fünye satılmamaktadır ve teröristler bir patlayıcıyı asla market arabasıyla bina içine sokmazlar. Öyle ya markette satılmayan bir şeyin market arabasında ne işi var. Buradan ne öğreniriz : Bebekler asla patlamaz, gazdır o.
  • Alışveriş merkezlerinin içindeki kimi diğer dükkan ya da mağazaların da kendi güvenlik görevlileri vardır. Bu arkadaşlar da elinizdeki bütün torbaların ağzını size aleni bir şekilde hırsız muamelesi yaparak bantlarlar. Torbalar kullanılmaz hale gelir, elinizde taşırken zorlanırsınız. Nedenini sorarsanız kimileri "güvenliğiniz için" gibi bir şey saçmalar kimileri de "içine bir şey atmayın diye" gibi açık bir şekilde terbiyesizlik yapıp alışveriş merkezini başlarına yıktırırlar. Buradan ne öğreniriz : İnsanlar kendine hırsız muamelesi yapılmasına ses çıkartmaz.

Saçmalıklara tahammül edemeyeceğiniz bir zamanda bu kişilere patlayıp da "Ne bok anladın sen şimdi yaptığın aramadan ?" gibi bir şey söylerseniz, acınası bir şekilde yüzünüze bakarlar. Verebildikleri yegane cevap "Bize verilen emirleri uyguluyoruz." dan öteye gidemez. Olayı ne kadar büyütürseniz büyütün hiç bir cevap alamaz, hiç bir yetkiliyle görüşemezsiniz. Hatta "Tamam buyrun siz geçin." derler.

Bazı alışveriş merkezlerinde, teroristlerin her zaman doğruyu söyledikleri konusunda eğitim almış arkadaşlar, arama işleminin rahatsızlığını vermemek adına kibarca soruyorlar : "Üzerinizde silah var mı ? " Tabi terörist olsa hemen var diyecek, yakalanacak. Ben de her seferinde şöyle cevap veriyorum : " Silah derken ne kastediyorsunuz?" Onlar da "Tabanca, bıçak, çakı gibi şeyler" gibi cevap verirler. Ben de bunun üzerine : "Tabanca yok. Ama çakıyı 2. kataki şu mağazadan, samuray kılıcını 1. kattaki bu mağazadan, bıçakları da filanca kattan 24 adet olarak alacağım." İşte o zaman bu kadar acıklı, zavallı ve bön bakışları benim gibi sıran birisine dağıtmaması gerekecek kadar genç arkadaşların o çaresizliğine ise içim sızlıyor. Camında "Her boyda kılıç bulunur." yazan, hava tabancalarının satıldığı dükkanların olduğu alış veriş merkezine girerken bana çakı soruyorlar.

Bir de alışveriş merkezlerinden yasaklara uyulması konusundaki hassasiyetleri var bu arkadaşların. Mesela çantanızdaki fotoğraf makinesi laf edip "Burada fotoğraf çekmek yasak." derler. Ben de "Çekmeyeceğim sadece çantamda duruyor." derim genellikle. "Olsun yine de yasak." dedi bir tanesi. Ben de "İçeride satılıyor zaten. Oradan alıp da çeksem ne yapacaksın ?" dedim. Yine aynı bön bakışlar. Fotoğraf makinesiyle giremeyeceğimi söyleyen bir başkasına da "İçeride seks yapmak serbest mi ?" diye sordum. "Ne diyon lan sen" gibilerinden diklendi hemen. "Yok yapacağımdan değil ama yanımda seks aleti de var, onu da mı arabaya bırakmam lazım ?" dedim. Önce bocaladı, kızdı, sonra anlayıp gülmeye başladı.

Aynı güvenlik görevlisine "Sigara yasak, bakın burada içiyorlar" dediğimde ise, onlara biz karışmıyoruz diyorlar ama. Ankara'da her alış veriş merkezinde çatır çatır sigara içiliyor. Kanunda açık açık yazmasına rağmen, burası lokanta diyip sigara içirten yerler var. Güvenliğe söylüyorsun, biz bir şey yapamayız diyorlar. Cep telefonuyla fotoğrafını çekip ihbar edecek olursanız "Burada fotoğraf çekilmez." diyorlar. Sonra ben küfedince de kızıyorlar.

Bunu övünerek söylemiyorum, ama şimdiye kadar, haklı ya da haksız, giremediğim hiç bir alışveriş merkezi olmadı. Haksız olduğum bir sürü durumda bile, cebimdeki telefonu çıkarmaya üşendiğim için yürüyüp geçtiğim, arkamdan seslenelere kualk asmadığım bir sürü kapı oldu. Hiç bir şey olmadı. Ne peşimden koşup geldiler, ne de giremezsin diyip dışarı çıkarttılar. Ama ben terör amacı gütmeyen bir insanım. Ya kötü amaçlı olsaydım.

Bütün bu saydıklarımdan çıkardığım sonuç ise şudur ki : Alışveriş merkezlerindeki güvenlikçiler kapılarda sıkışıklığa ve kuyruklara neden olmak ve benim gibi bazı uyuz adamların sinirini bozmak dışında hiç bir işe yaramazlar.

Ve bir de şu var ki : Alışveriş merkezlerinde terör olayı olmamasının tek sebebi teröristlerdir.

Ne yapayım ben şimdi.

28 Ağustos 2008

REKLAMLARI İZLEDİNİZ

Takip edenler ( varsa) bilirler, ben televizyona reklamlarını hiç sevmem ve sık sık eleştirir ya da alay ederim. Ek bir bilgi daha, özel televizyon hizmeti veren bir kurumdan hizmet alıyorum ve alışılmış kanalların hiç birisini seyretmem, dolayısıyla reklamlardan olabildiğince yalıtılmış yaşıyorum. Ama ne kadar yalıtılsanız da fayda etmez, yine de bir yolunu bulup hayatınıza giriyorlar.

Bir çikolatalı gofret reklamı var örneğin. Gencecik kızımız internetten erkek arkadağının "profiline" bakıyor, orada filanca kızla fotoğrafını görünce çok kızıyor, hemen kankasını arayıp dert yanıyor. Telefonu kapatırken kitaplar devriliyor, bir kutu düşüyor falan gibi muhtelif talihsizlikler daha oluyor. "Öfff" derken çekmecede bir çalar saat çalıyor. Çekmeceyi açınca onlarca reklamı yapılan ürünün üzerinde bir çalar saar görülüyor. Kızımız bizim üründen bir ısırık alınca, bilgisayar ekranındaki sayfayı kapatıp, oğlanın fotoğrafının bulunduğu çerçeveyi de deviriyor.

Herşey bir yana, gofret yemek için çalar saat kuran birinden kime ne hayır gelir ? O çalar saati çekmeceye koymak nasıl bir akıldır ? Bir gofret yiyince erkek arkadaşını bırakan kız imajının hedef kitlesi nedir ? Bayıla bayıla yediğim gofreti şimdi yerken aklıma bunlar takılıyor yahu. O zekaya sahip kızımızı, çekmecedeki çalar saati ısırmadığı için de özellikle tebrik etmek istiyorum ben buradan.

Tahmini hedef kitle : "Erkek arkadaşlarının internette başka kızılarla fotoğraflarını görünce sinirlenen kızlar."
Tahmini mesaj : "İlişki dediğin, bir ısırık kadar sürer."

Evinde başka bir ülkedeki kızıyla internetten yazışan bir babanın, kızının aniden gelip onun şaşırtması üzerine kurulu bir reklam var. O kız eve öyle gelip de babasının gözlerini kapatsa, bence o adam kalpten ölürdü. Hadi ölmedi idyelim kendine gelmesi en az bir 10 dakika sürer, kendine geldiğinde de sarılamk yerine ya küfreden ya da döverdi. Zaten söz konusu firmanın bu konudaki bütün reklamları "duygusal" konular üzerine. "Sömürü" demeye dilim varmıyor.

Bir zamanlar, "Reklamlar" ön duyurusuyla hayatımıza dahil olan reklamların şimdi bir de izlediğiniz ( izlemeye çalıştığınız) filmin ortasında zart diye hayatınıza giren çeşitleri türedi. Bunların bir yerinde "Tanıtıcı reklam" gibi bir mesaj yazılı oluyor. Ötekiler tanıtıcı değil de bir tek bunlar mı tanıtıcı, nedir anlayamadım. Genellikle hep aynı kurumun reklamları aynı kanalda bu şekilde yayınlanıyor. Bir tür sponsorluk söz konusu sanıyorum. Ve tabi ki, bu kuşakta fazladan bir ücret talebi de aynı sözün konusudur. Milleti baymak ve markadan soğutmak için fazladan para vermek, benim ne olduğunu anlayamadığım bir düşüncenin ürünü sanıyorum. Asıl reklam kuşağının spotu bu tanıtıcı reklamdan sonra yayınlanıyor.

Öyle kontrolsüz giriyorlar ki bunlar, kanal değiştirene kadar bir kısmını seyretmiş oluyorsunuz. Hatta bunlardan bir banka reklamı bende "duyduğum anda ayağa kalkıp mutfağa ya da tuvalete gitmek" gibi bir şartlı reflekse neden oldu. Ayıptır söylemesi, tam tuvaletten çıkarken müziği duysam tekrar geri dönmem gerekiyor. Böbreklerime işlemiş işte, düşünün.

İzlemeye başladığınız ( ve izleyebileceğinizi sandığınız) bir film ya da dizinin başıda ( Film yayınlayan kanal var mı hala ?) "Bu programda interaktif reklam uygulaması yapılmaktadır." uyarısını gördünüz mü, bilin ki yandınız. Filmin orasından burasından, tüp gazlar, pet şişe suları, merdivenler ve yeni moda ısıtıcıların fırlamasına hazırlıklı olmanız gerekiyor. Filmin en heyecanlı sahnesinde, olayın olduğu bittiği yerin üzerinden şansınıza ne geçecek bilmem artık. Allahtan bazı kanallar bu sırada görüntüyü küçültmeyi akıl ettiler de, seyrettğiniz her neyse onun içine hepten etmiyorlar hiç değilse. Haberlerde bile yapıyorlar bunu. Zaten haber seyrederken ekranın alt üçtebiri o anda seyrettiğiniz haberin reklamlarına ait, bir de bir yerden bunlar çıkıca ortalık karmakarışık oluyor.

Ya fonunda müzik olan herşeyin altında beliriveren "bu müziği cep telefonu melodisi olarak kullanmak istiyorsanız bilmemkaça mesaj atın" uyarısı. Medya sistemine bulaşmış bir virüs olduğunu düşünüyorum ben bunun. Gerçek ya da kasıtlı olamayacak kadar saygısız zira.

Televizyon reklamcılığı dendiğinde benim aklıma, "kanalların gelir sağlamak için, program aralarında yayınladığı tanıtım ve promosyon amaçlı kısa görüntüler" geliyor. Oysa gördüğüm kadarıyla şu anda televizyonculuk "reklam aralarına bir şeyler sıkıştırmak" şekline dönüşmüş durumda.

20 dakika sonra başlayacak dizinin reklamını yapmak, dizinin o günkü bölümünü yayınlamadan önce, geçen bölümlerin özeti adında içine reklam sıkıştırılacak bir bölüm yayınlamak, o özetin arasına bir sürü reklam sokuşturup o anda izlediğiniz ( izlemeniz gereken) dizinin de reklamını yapma saçmalığını sergilemek benim gözlemleyebildiğim ( bana denk gelen) yeni uygulamalar arasında.

Hoş, yayın programında ana haber bülteninden sonraki bütün geceyi sadece bir tek diziye ayırmış kanaldan da zaten ne bekleyecektik ki.

Bu reklam olgusunda sık rastlanan bir başka uygulama da "Ünlü birisini" oynatmak. Elin futbolcusunun traş olduğu jiletle ben neden traş olmak isteyeyim? Başka bir elin, ünlü bir şoförünün kullandığı lastikten bana ne ? Sanki adam lastiğe para verip taktırıyor. Kim sponsorsa onun lasitiğini kullanıyorsun kardeşim, bizi mi uyutuyorsun. Nerdeyse menapoza girecek kadını sırf ünlü diye neden hijyenik kadın bağı reklamında oynatıyorsunuz ki ? Ülkemin sayılı müzisyenlerinden birisi neden fındık pazarlıyor ? Pazarladığı fındığın neden illa ki "aganigi naganigi" özelliğini vurguluyor ? Konuyla ilgili bri sağlık prolemi mi var ?

Bu yılın ilk 5 gününde devam eden ( en son 5 Ocak'ta gördüm reklamı) bir otomobil firmasının düzenlediği kampanyalı araç satışı konulu reklamın altından "kapmanyamız 31.Aralık.2007 tarihinde son bulacaktır" geçtiğine de şahit olmuş biri olaak, reklamlardan çok falza bir şey ummuyorum. Ama hiç reklam seyretmeme hakkımın olmasını istiyorum. Reklamları göstermeyen bir televizyon uygulaması başlarsa da sanırım ik abonesi olacağım.

Son olarak, bu her yeri reklama boğan kanalların yayınladıkları dizi veya filmlerdeki reklam isimlerini bulandırma özellikleri de ne iştir, onu da anlamıyorum.

Ve son olarak kusturacak düzeye gelen reklamlar :

1. "Dibi datti dada da"" diye sinir bozucu bir müzikle başlayan, minik beyaz adamların kırmızı zemin üzerine acayiplikler sergilediği reklam. Orijinal fikir zaten başka bir reklamdan alıntıydı.

2. Şapkasındaki sarı anteni bir kapıya sıkışan kız çocuğunun ortalıkta dolandığı akıllara zarar reklam. Bir gün sünnet kliniği açarsam benzer bir reklam kullanmayı düşünüyorum ben de.

3. Sevimsizlik abidesi bir robotun marka yaratığı olarak yıllardır ortalıkta dolandığı reklamlar dizisi. Mağaza vitrinlerini gördüğümde bile tüylerim diken diken oluyor, alacağım varsa da almam.

4. Teknoloji özürlü yapmacık teyzenin, oğlu, kızı, gelini, torunu ve bilumum akrabalarıyla teknolojik ürünler hakkında konuştuğu reklam serisi. O kadar teknoloji özürlü bir teyze sizin dükkanı tercih etse ne olur olmasa ne olur. "Hiç bir şeyden anlamayanlar bizi tercih ediyor" gibi bir mesaj mı vermek istiyorlar anlayamadım.

5. "Filanca teyze" imajıyla bir aralar süperkahramanlığa da soyunmuş olan, mütemadiyen yanında çamaşırsuyu taşıyan, beyaz dostu teyzenin kullanıldığı reklam serisi. Gencecik kadına teyze demek bir yana; suyunu çıkardılar reklamın, eminim bembeyazdır.

6. Ünlü bir komedyenimizin ( ki ününü sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum) telekomünikasyon dünyasında ki savaşın içine çekildiği ve bilumum akrabalarını da oynattığı reklam serisi. Kendisi ev telefonunu ne kadar kullanıyor çok merak ediyorum.

7. Ş harfinin üzerine basa basa ( ve tahminen yakın çevreye tükürük saça saça) ürünün adını söyleyen adamın bir firmadaki maceralarının işlendiği reklam serisi.

8. Eciş bücüş, hilkat garibesi yaratıkların bir içecek otomatının içindeki maceralarının anlatıldığı reklam serisi. Gören de içeceği ben parayı attıktan sonra orada üretiyorlar sanır.

Siz bırakın reklam falan izlemeyi, ben sizin için düzenli aralıklarla derliyorum işte. Reklamları bırakın beni izleyin. En güzel reklamlar sadece Semazem'de :)